Albert De Jong’un Traditions of the Magi, Zoroastrianism in Greek and Latin Literature (Mecusilerin Gelenekleri: Yunan ve Latin Kaynaklarında Zerdüştlük) kitabını okumak için birçok nedeniniz olabilir. De Jong, her şeyden önce, Zerdüştlük ve genel olarak antik İran halklarının inançlarına dair bildiklerimizin dökümünü yaparken, bu bilgilerin önemli bölümünün, Yunan ve Latin kaynakları aracılığıyla bize nasıl ulaştığına dair sıkı örülmüş bir çalışma sunar. Sırf bu yanıyla bile konuya meraklı kişiler için es geçilmeyecek bir eserdir. Fakat bu kitapta benim ilgimi daha çok ruhban tabakasına ayrılmış bölüm çekti. Çünkü burada aktarılan bilgiler, ister istemez sizi Alevi ocak geleneğinin geçmişiyle ilgili tartışmalarla buluşturuyor. Geçen yüzyıl boyunca Alevi ocak geleneğinin kaynağına dair farklı iddialar dile getirildi. Bunlar arasında Orta Asya, Bektaşi ve Safevi odaklı vurgular en fazla dillendirilenler oldu. Son yıllarda artarak seslendirilen bir görüş ise onları antik İran’da ruhban tabakasını oluşturan magu kabilesine bağlamaktadır. Tam da bu son iddiayı farklı bir açıdan ele almak için, Albert De Jong’un kitabı ilginç malzeme içerir.
Antik İran’da magu, kalıtsal ruhban sınıfını oluşturan ailelere verilen genel bir adlandırmaydı. Onları ilk kez anan Herodot, Maguların Medleri oluşturan altı kabileden biri olduğunu ve dini işlerden sorumlu sınıfı temsil ettiklerini bildirir. İranlılar tarafından magu ya da çoğul formuyla magusan olarak adlandırılan bu topluluk, Yunancada magoi biçimine dönüşmüştür. Araplar ise bu kelimeden hareketle tüm Zerdüşt geleneğini “Mecûsî” olarak anmışlardır. Antik Yunanlılar, Maguları aynı zamanda sihirli bilgiyle özdeşleştirdiklerinden, bu terim zamanla “büyü” (magic) anlamını da kazanarak Batı dillerine geçmiştir. Yunanlılar ve Latinler, M.S. VI. yüzyıla kadar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Magu kabilesine bağlı ailelerle karşılaşmış ve aktardıkları bilgiler bu topluluk hakkında bildiklerimizin önemli bir kaynağını oluşturmuştur. Bu dağınık ve zaman zaman birbirleriyle çelişen verileri bir araya getiren De Jong, onlar hakkında görece tutarlı kabul edilebilecek yedi temel özelliği şu şekilde sıralamaktadır:
1) Babadan oğula geçen kalıtsal bir sistemleri vardır ve bu üçlü bir makam hiyerarşisine dayanır;
2) Batıni dünya ile temaslarının olduklarına inanırlar ve bu sayede rüya yorumlayabilirler, suya ve ateşe bakarak geleceği okurlar;
3) Kutsama merasimlerini bir asa ile yaparlar;
4) İbadetler ve kurban adakları yalnızca onların katılımı ve dualarıyla gerçekleşir;
5) İyilik ve kötülük ayrımı üzerine kurulu düşüncelerinde her şeyin kaynağı olarak iyiliği anlatırlar; Doğunun kadim bilgisine sahip olduklarına inanılır ve belirli zamanlarda bir araya gelerek önemli meseleleri müzakere ederler;
6) Bilgilerini kitaplar yerine sözlü aktarıma dayandırdıklarından, dini eğitimlerinde önemli rol ailelere düşer;
7) Ruhban sınıfı üyeleri için beyaz kutsaldır ve merasimlerde beyaz elbise zorunludur.
Yakın bir döneme kadar Dersim’de tanıklık ettiğimiz ocak geleneği ile bu özellikler arasında benzerlik olduğunu belirtmeye gerek bile yoktur: Rayber-Pir-Pirêpiran (mürşid) temelli üçlü kalıtsal makam ve kalıtsal taliplik sistemi, batıni alemle ilişki kuran pirler ve dervişler, merasimlerde su ve ateşin yeri, tarıx adı verilen asa ile yapılan kutsamalar, pirlerin katılımı ve duasıyla başlayan kurbanlar ve cem ritüelleri, ayrıca iyilik ve kötülük ayrımına dayalı öğretiler (çeberê xêre û çeberê xiravıne, çeberê roştiye û çeberê tariye; iyilik ve kötülük kapısı, aydınlık ve karanlık kapısı) ile bunların sözlü aktarım yoluyla kuşaktan kuşağa, aileler içinde sürdürülmesi bu paralellikler arasında sayılabilir. Bu özellikler arasında belki de tek tereddüt ettiğim husus, beyaz elbisenin zorunlu olup olmadığıdır. Arınmışlığın sembolü olarak tercih edildiğini bilmekle birlikte, ocak mensuplarının geçmişte yaptıkları törenlerde beyaz elbisenin zorunlu bir uygulama olup olmadığından emin değilim. Ancak bildiğim kadarıyla, on iki yıl boyunca on iki İmam orucunu tutan bir kişinin, bu orucu son yılda özel bir kurbanla açtığında, ailenin tüm fertlerinin beyaz elbise giymesinin şart olduğu bir uygulama bulunmaktadır.
Maguların ata yurdu, “ateşi koruyanların ülkesi” anlamına gelen Atropatene (günümüz Azerbaycan coğrafyası) olarak kabul edilmektedir. Bu topluluk, özellikle Batı İran halkları arasında güçlü bir dinsel örgütlenmeye sahipti. Daha sonraki dönemlerde devlet dini niteliği kazanan ve esas itibarıyla Doğu İran/Pers coğrafyasında resmiyet kazanan Zerdüştlük ile Batı İranlı Magular arasındaki ilişkinin ne denli karmaşık ve zaman zaman gerilimli olduğunu okumak için, Stig Wikander’ın Feuerpriester in Kleinasien und Iran (Küçük Asya ve İran’da Ateş Rahipleri) adlı çalışmasına başvurmak yeterlidir. Maguların kökenleri ve örgütlenmesine ilişkin tartışmalar halen sürmekteyken, bu oluşum ile Alevi ocak sistemi arasındaki dikkat çekici paralellikler şu soruyu gündeme getirir: Anadolu’da, özellikle de Dersim’de karşılaşılan ocak geleneği ile Magu geleneği arasındaki benzerlikler, yalnızca bir geleneğin devamlılığı çerçevesinde mi değerlendirilmelidir? Yoksa bu iki oluşum arasında, en azından kimi ocaklar açısından, bunun ötesine geçen bir soy ve tarihsel süreklilik ilişkisinden söz etmek de mümkün müdür? Her ne kadar spekülatif bir varsayım niteliği taşısa da, bazı Alevi ocaklarını Magu kabilelerinin devamı olarak değerlendirmek başka bir sorunu beraberinde getirir: Böylesine uzun bir tarihsel zaman dilimi boyunca bu ailelerin kendi bütünlüklerini ve kimliklerini koruyabilmeleri nasıl mümkün olmuştur? Zira yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılan bir gelenek aracılığıyla, varlıklarını sürdürebilmeleri oldukça güç görünmektedir; çünkü, alabildiğine iddialı dini akımların rekabet ettiği bu coğrafyada bu neredeyse mümkün değildir.
Belirtmek gerekir ki, Magu kabilesine mensup rahipler yalnızca İrani topluluklara dinsel önderlik etmekteydi. Bunun temel nedeni, kendi inanç sistemlerini İrani halklara özgü ayrıcalıklı ve üstün bir miras olarak görmeleriydi; bu nedenle yayılmacı bir karakter taşımamışlardır. Dolayısıyla, Magusan rahiplerinin varlık gösterdiği her coğrafyada İrani toplulukların mevcudiyetinden söz etmek mümkündür. Bu durumun başlıca istisnasını Ermeniler ve kısmen Gürcüler oluşturmaktadır. Bu istisna, muhtemelen söz konusu toplulukların antik dönemlerden itibaren İrani halklarla kurdukları yoğun tarihsel ve kültürel ilişkilerle açıklanabilir. Nitekim her iki toplum da önemli ölçüde İrani dinsel ve kültürel geleneklerin etkisi altında kalmış; ayrıca bazı önde gelen hanedan ailelerinin İrani kökenli olduğu ileri sürülmüştür (Russell, 1987). Bununla birlikte, hem Ermenilerin hem de Gürcülerin büyük ölçüde MS IV. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlaştıkları da bilinmektedir.
Anadolu’daki Magulara ilişkin en yakın döneme ait gözlemler, Bizans dönemine ait Hıristiyan kaynaklarında karşımıza çıkmaktadır. Bu kaynaklarda, Magulara bağlı ailelerin özellikle Kapadokya ve Pontus bölgelerinde yoğun bir nüfusa sahip oldukları belirtilmektedir. Yanı sıra, İran kültürünün Kommagene ve Sophene gibi bölgelerde —kabaca günümüz Adıyaman’ından Dersim’e uzanan coğrafyada— ne derece etkili olduğunu, Matthew P. Canepa’nın (2018) The Iranian Expanse (İran’ın Yayılımı) adlı çalışması da ortaya koymaktadır. Maguların Anadolu’daki varlığına ilişkin son doğrudan tanıklıklar MS VI. yüzyıla tarihlenirken, Alevi ocaklarına dair yazılı belgeler bizi ancak MS XII. yüzyıla götürmektedir. Dolayısıyla, Magusanlar ile Alevi ocakları arasında bir soy ya da tarihsel süreklilik ilişkisinden söz edilebilmesi için, iki dönem arasındaki yaklaşık altı yüz yıllık boşluğun nasıl açıklanabileceği sorusuna yanıt aranması gerekmektedir. Bu bağlamda, MS 6. yüzyıldan sonra Anadolu içlerine kadar yoğun nüfusa sahip olduğu bilinen Magu ve İrani toplulukların akıbetinin ne olduğu sorusu da ayrı bir önem kazanmaktadır.
Muhtemelen bu Magusan toplulukların bir bölümü yeni dönemin etkin grupları içerisinde asimile oldular. Diğer bir kısmı, Sasani İmparatorluğu’nun yenilgisinin ardından İran içlerine çekilerek eski merkez bölgeleri olan Azerbaycan–Hamedan–Kirmanşah hattına geri dönmüş oldukları kabul edilebilir. Yine bir kesiminin, MS VI. yüzyıldan sonra Bizans-Arap sınır hattının, yani Fırat ve Dicle boylarının iki tarafında ortaya çıkan yeni dini akımlar içinde rol aldığı; bir bölümünün de izole ve dağlık bölgelerde farklı adlar altında geleneklerini sürdürdüğü düşünülebilir. Magusanların etkin oldukları bölgelerde MS VII. ve XI. yüzyıllar arasında Pavlikanlar, Nasturiler ve Hurremiler gibi dini hareketlerle karşılaşılması, bu gruplar arasında olası bir ilişkiyi gündeme getirmektedir. Bununla birlikte Pavlikanlar arasında kalıtsal bir ruhban sınıfının bulunmadığı, aksine onların kurumsallaşmış dini otoriteyi reddettikleri bilinmektedir (Garsoïan, 1967). Buna karşılık Nasturilerde liderlik yapısında belirli ölçüde kalıtsal bir gelenek mevcut olsa da, bu topluluğun söz konusu yüzyıllarda ata yurtlarını terk ederek İran toprakları ve Orta Asya’ya uzanan bir göç hattı boyunca dağıldıkları görülmektedir. Magusan geleneğiyle ilişkilendirilebilecek bir diğer grup ise Hurremilerdir. Hurremilerin Mazdekçi gelenekten türemiş olmaları bir yana, coğrafya ve örgütsel yapıları bakımından da Magusanlarla kesiştikleri alanlar vardır (Crone, 2014). Bununla birlikte, Hurremilerin IX. yüzyılda uğradıkları askeri yenilgi ve ardından dağılmaları, bu geleneğin XII. yüzyıla nasıl taşınmış olabileceği sorusunu açık bırakmaktadır.
Magusan geleneği ve ona bağlı aileleri yalnızca Alevi ocakları içinde aramak, kuşkusuz indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Zira onları tanımlayan kalıtsal ruhban örgütlenme biçimi ve diğer tüm özellikler, tarihsel olarak etkin oldukları geniş coğrafyada Ezidilik ve Yaresanilik gibi topluluklarda bütünüyle; hatta Kadirilik ve Nakşibendilik gibi Sünni tarikat yapılanmalarında da farklı biçimlerde gözlemlenmektedir. Bu nedenle, söz konusu grupları ve onların oluşturduğu daha geniş dinsel ağları tartışmaya dahil etmek daha verimli bir analitik çerçeve sunabilir. Bu karşılaştırma, bu ailelerin özellikle Alici akımların içinde konumlanmaları hakkında bir açıklama da getirebilir; çünkü kalıtsal dini mevkiler, en fazla Şii ve Sufi geleneklerde seyitlik altında yapısal bir hareket alanına sahiptir. Bununla birlikte, burada da temel bir kronolojik problem ortaya çıkmaktadır. Bu farklı gelenekler arasında olası süreklilik ilişkilerini kurmaya imkan verecek yeterli tarihsel veri bulunmamakta; özellikle aradaki yüzyılları açıklayacak nitelikte kesintisiz bir kaynak zinciri mevcut görünmemektedir.
Bu eksikliğin kendisi, söz konusu grupların yazılı kayıtlara geçmeden önce bulundukları coğrafyalarda varlıklarını sürdürmüş olma ihtimalini de dikkate almamızı zorunlu kılmaktadır. Bu ihtimal, aynı coğrafyada beliren ve birçok ortak özellik gösteren Alevi ocak geleneğine ve bu gelenek içinde en eski belgelere ve güçlü bir temsili konuma sahip olan Ağuçan Ocağı’na götürmektedir. Antik İran’da dinsel tabakayı temsil eden Magusanlar ile başlayan bu hattın ocak geleneği ile devam etmiş olabileceği yönündeki varsayım, yalnızca yukarıda sıralanan yapısal benzerlikler ve aynı coğrafi alanlarda faaliyet göstermeleriyle sınırlı değildir. Özellikle Dersim’de yoğunlaşan ocak sistemi, kalıtsal dini örgütlenmelerin uzun ömrünü, merkezi dini yapılara karşı direnci ve değişen sosyo-dinsel koşullara uyum sağlama kapasitesi hakkında da ipuçları sunmaktadır. Daha da önemlisi, bu tür sosyo-dinsel bağları benimseyen oluşumların görece geç dönemlere kadar bile görünür olmaksızın varlıklarını sürdürebildiklerini ve kendi özerk yapılarını koruyarak farklı dini akımlarla zaman içinde esnek ittifaklar geliştirebildiklerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Elbette bu tür bir ihtimal, Alevi ocak geleneği ile Magusanlar arasındaki ilişkiyi tartışmak için dolaylı bir anlatı üzerine kuruludur ve doğrudan bir kanıt niteliğinde değerlendirilemez. Bununla birlikte, yapısal benzerlikler, coğrafi süreklilik ve hafızalarda taşınan birikim, Alevi ocaklarının Geç Antik Çağ’a kadar süregelen bir geleneğin olası mirasçıları olarak tartışılmasına kapı aralamaktadır. Bilindiği üzere, kalıtsal yolla dini otoritenin aktarıldığı iki tarihsel gelenek olarak Hint Brahmanları ve Yahudi Levileri anılmaktadır. Bu çerçevede, Magusanların da bir üçüncü gelenek olarak değerlendirilebileceği ihtimali ileri sürülebilir; ancak bu değerlendirmede, içinde bulundukları coğrafyanın inançlar tarihi bakımından son derece girift bir yapıya sahip olduğu göz ardı edilmemelidir. Böyle bir sınıflandırmanın sağlam bir tarihsel ve karşılaştırmalı temele oturtulabilmesi için çok daha kapsamlı araştırmalara, disiplinlerarası tartışmalara ve eleştirel değerlendirmelere ihtiyaç bulunmaktadır.
Sonuç olarak, Magusan ile Ağuçan geleneği arasındaki ilişkinin pek çok soruyu ve açmazı bünyesinde barındırmasına rağmen, ilerleyen süreçte verimli tartışmalara da zemin hazırlayabilecek bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Zira aralarında kurulabilecek ilişki kimi zaman bir dağ patikası kadar dolambaçlı, kimi zaman ise isimlerindeki çağrışımın da işaret ettiği üzere “bir soğan zarı kadar ince” görülebilir.
Referanslar
Crone, Patricia (2014), The Nativist Prophets of Early Islamic Iran Rural Revolt and Local Zoroastrianism, Cambride: Cambridge University Press.
De Jong, Albert (1997), Traditions of the Magi, Zoroastrianism in Greek and Latin Literature, Leiden: Brill.
Garsoïan, Nina G. (1967), The Paulician Heresy: a study of the origin and development of Paulicianism in Armenia and the Eastern Procinces of the Byzantine Empire, The Hague: De Gruyter Mouton.
Matthew P. Canepa (2018), The Iranian Expanse: Transforming Royal Identity Through Architecture, Landscape, and the Built Environment, 550 BCE-642 CE, California: Univeristy of California Press.
Russell, James (1987), Zoroastrianism in Armenia, Boston: Harvard University Press.
Wikander, Stig (1946), Feuerpriester in Kleinasien und Iran, Lund: C.W.K. Gleerup.

