3 Temmuz 2025 Perşembe

Yaralı İran


İstanbul’un alışveriş merkezlerinde İranlılarla karşılaşmanın sıradan olmayan bir yanı var. Daha da ötesi; gömlek, pantolon ve tişört almak için heyecanla buralara kadar gelmelerinde hüzünlü bir yan bile var. Naif bir beklenti de olsa, insan bazen Farsça’nın kulakta bıraktığı tınılarında İran’ın üretken tarihinden yüzler bulmaya kendisini kaptırır. Hayal kırıklığından başka bir şey sizi beklemez.

En son onları bu yoğunlukta buralarda ne zaman görmüştük? Tam koca bir beş yüzyıl önce; Osmanlı-Safavi çatışmasının arifesinde. Ne kadar uzun bir zaman! Oysa İran bu tarihe kadar Anadolu üzerinde ardı arkası kesilmeyen düşünsel ve dinsel bir etkiye sahipti: Zerdüştiler, Majusiler, Mithracılar, Maniciler, Mazdakçılar, Hürremitler, İsmaililer, Hurufiler, Horasanlılar ve en son Safaviler. Ve sayılamayacak kadar çok İran menşeli alim ve mutasavvıf, Anadolu’nun içlerine kadar tesir etti. Sonra, 1514 yılında yapılan savaşla Orta Doğu ikiye bölündü ve iki yakasında uzun sürecek düşünsel fakirlik böylece başlamış oldu.


    Aradan geçen beş yüzyıl sonra, alışveriş için gelen İranlıların tersine, Anadolu’dan İran’a ürkekçe de olsa yeniden gidip-gelmeler de başladı. Yanlış anlaşılmasın; Anadolu’dan İran’a gidenler alışveriş için değil, İran’da bizden ne kaldı sorusuna cevap bulmak için yollardalar. Gerçekten, İran’da ‘bize ait’ hala bir şeyler var mı?

    Bu soruyu, Daryush Shayegan’ın Yaralı Bilinç Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni kitabını okurken sormak zorunda kaldım. Kitap bu soruyla doğrudan değil, tersten meşgul olduğu için. İran – ve belki bir yerde İslam - toplumunun içinde bulunduğu ruh halini ve açmazlarını anlamak istiyorsanız, Shayegan’ın çalışması yardımcı olabilir. Kitapta yapılan birçok saptama belki biraz acımasız, biraz fazla akılcı ve biraz da karamsar gelebilir. Yine de bu önemli meseleyi tartışabilmek için bu yaklaşımın gerekliliğini kabul etmek gerekir.


    Soru şudur: 1979 yılında Tahran sokaklarında toplumun öncüsü olduğunu iddia eden kişiler gerçekte hangi tarihte ve dünyada yaşamaktaydılar? Ürettikleri çözümlerle yaşadıkları zamanın mı yoksa hayallerindeki geçmişin mi sorunlarına cevap vermekteydiler? Shayegan’a göre bu soruyu cevaplamak için Orta-Doğu’nun 16. yüzyıldan itibaren Batı dünyası karşısında içine düştüğü durumu ve 1800’lerden başlayarak modern dünyanın karşısında her düzeyde yenilgisini anlamak gerekmektedir. Bu yenilgiyi bertaraf etmek için farklı yollar denenmiş olması Doğulu insan için bir çözüm üretememiştir. Hangi cenahtan olursa olsun, akılcılığın tutarlı bir kabulu yerine her zaman ‘yamama’ yöntemi ağır basmıştır. Sonuçta da yapılan tahliller ve uygulamalar, her düzeyde çarpıklıklar bütününü temsil eden bir yönetici, düşünür, sanatçı ve esnaf sınıfı ortaya çıkarmıştır. Çarpıklıkların boyutu o kadar derindir ki ‘yamama’ yöntemi ile halledilecek bir mesele değildir. Daha da ötesi, İran’ın temsilcileri gerçeği kavrama yeteneğini kaybetmişler, onunla şizofreni bir ilişki içindedirler artık.

    Tabi ki insan sormadan geçemiyor: Eğer toplumun her kesimi bu kadar şizofren bir ruh haline sahipse, yazarımızın bundan muaf olma şansı var mıdır? 


    Nizamü’l-Mülk 11. yüzyılda devletin düşmanlarını sıralarken Batınileri hedef gösteriyordu. Onların kurucu atası olarak Mazdek’i tarif ederken, onu dünyaya Tanrıtanımaz düşünceleri getiren ilk kişi olarak takdim ediyordu. Mazdek lanetliydi ve laneti onun gibi adalet ve eşitlik isteyen ve onu sonraki yüzyıllar takip eden gruplar üzerinde de sürdü. Nizamü’l-Mülk kendisinden beş yüz yıl önce yaşamış Mazdek’i ihbar etme ihtiyacı duymuştu; kendi efendileri ve sonra gelecek efendiler için. İşte lanetlilerin bol olduğu bu ülkede sonunda geleneksel İran toplumuyla en fazla bağları olan ve milli olduğunu iddia eden Şii ulema iktidarı ele geçirdi. Shayegan bu tecrübenin de diğerlerinden farklı olmadığını söylüyor. Ona göre İslamileşme toplumun hayal dünyasında varolan bütün çarpıklıkların güncelleştirilmesinden başka bir şey değildir: ‘‘Batının karşısına dikileyim derken kendisi Batılılaşmakta; dünyayı manevileştireyim derken kendisi kutsallıktan uzaklaşmakta; ve tarihi reddedeyim derken bütünüyle tarihe gömülmektedir.’’ (87) Bu yüzden, ulemanın çıkmazları ve ürettiği ‘yamamalar’ İran toplumu için vahim olmuştur: ‘‘‘Tam da bu ‘modern’ ve totaliter taraf, çirkinliği başlı başına bir kategoriye dönüştürmektedir, öyle ki çirkinlik bu rejimde neredeyse ontolojik bir asalet kazanmaktadır.’’(103)


    Ne kadar acı; Orta Doğu’ya her düzeyde en fazla anlam ve değer katan bir ülkenin temsilcisi olduklarını iddia eden bir zümrenin sonunda geldiği yerin ‘çirkin’ olarak nitelendirildiğini okumak.


    Ne garip ki İran her zaman zıtlıkları en üst bilinçle yaşayan Orta Doğu ülkesi oldu. Muhtemelen bundan dolayı dönüşümleri de şiddetle kendi bağrında üretti. Bunun da geçmişini epey uzaklarda aramak gerekir. Bir zamanlar İrani halklar Zurvan adında bir Tanrının varlığına inanırlardı. Madem her şey zaman içinde yaratılıyordu, öyleyse Zaman (Zurvan) Tanrının kendisi olmalıydı. Fakat Zurvan sonsuz evren içinde yalnızdı; yalnızlığına son vermek için kurban adamaya başladı. Rahimde iyiliğin oluştuğundan haberi yoktu. İçine şüphe düştü; şüphe kötülüğü doğurdu. Böylece iyilik ve kötülük, karanlık ve aydınlık ikiz kardeş oldular. Sorun kolay çözülecek cinsten değildi. Kim bilir belki bu yüzden yalnız Orta Doğu’nun bu kültür coğrafyasında Nizam-ül Mülk ile Hasan Sabbah’ı, Gazali ile Şuhraverdi’yi, Tusi ile Hayyam’ı aynı karede görmekteyiz. Karanlık ve aydınlığı kimin temsil ettiğini ayırt etmek her zaman kolay olmayabilir. Hele de, dışardan bakıldığında bu durum daha da anlaşılmaz bir hal alabilir.


    Acaba bundan dolayı mı, İran Anadolu’da gerçek haliyle değil, bir yanılsamalar dizisi olarak hala vardır? Mevlana anlatıla anlatıla bitirilemezken, yaşadığı şehir Konya’da Mevlana’nın İrani ruhuna dair bir şey bulmak için bir hayli çaba sarf etmeniz gerekir. Aleviler Şah İsmail’i anarken, onun kurduğu Safavi devletinin, Shayegan’ın tarif ettiği ‘çirkin’ İran’ın temelini oluşturduğunu görmek istemezler. Belki de bilmezler. Osmanlı ve Cumhuriyet, İran karşısında her zaman Sunni İslam’ı temsil ederken, o Sunniliğin içeriğini belirleyenlerin bir çoğunun İran kökenli alimlerin olduğunu unuturlar. Tıpkı İdris-i Bitlisi gibi; siyaset onu sadık bir Osmanlı olarak tanıtırken, gerçek İdris-i Bitlisi İran’a olan özlemiyle yaşadı. Yanılsamaların en ilginci ise, 1990’lı yıllarda sokaklarda atılan slogan oldu: ‘‘Türkiye, İran olmayacak’’.


    Türkiye hiçbir zaman İran olmadı; olma ihtimali de yoktu.


    Öyleyse, yeniden başa dönelim. Gerçekten, İran’da beş yüzyıllık Şiileşme ve iki yüzyıllık ‘yamama’ geleneğinden sonra ‘bize ait’ bir şeyler kaldı mı? Shayegan’ın tespitlerini esas alırsak çok fazla şey bulma şansımız yok. Büyük çoğunluğun ülkelerini terk etmek için hayaller kurduğu bir ülkede geçmişi, üstelik beş yüzyıl ve öncesini, konuşacak vakit de kalmamıştır. İranlılar tıpkı Attar’ın kuşları gibidirler. Tıpkı onlar gibi İran’ın zahmetli yolculuğunu yarıda bırakmaları için binbir haklı nedene sahiptirler. Onlar içinde en ilginci ise 10’uncu kuştur. Kendisini güçsüz ve kanatsız olarak tarif eden bu kuş için, hiçbir zaman erişemeyeceği Simurg’a dair ümit taşımak da anlamsızdır. ‘‘Madem öyle, kuyu içinde kendi Yusuf’umu arayayım’’ der 10’uncu kuş.


10’uncu kuş aynı zamanda umudun sembolüdür.


    Daryush Shayegan’ın kitabı da bizleri ne kadar karamsar kılsa da, en azından, başlangıçtaki sorumuzu yanlış sorduğumuzu da öğretmiş bulunmaktadır. Soru şöyle sorulmalıydı: 2024 yılında İstanbul, Ankara veya Diyarbakır’da İran’da ‘bize ait’ bir şeyler bulmak için yolculuk planları yapan kişiler gerçekte hangi tarihte ve dünyada yaşarlar?


Bu, çok mu çok yerinde bir soru oldu.







Referans




Daryush Shayegan (1991), Yaralı Bilinç Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni, Istanbul: Metis Yayınları.

4 Ocak 2024 Perşembe

Alevi Medyası: Cem TV, Yol TV, TV10 ve Can TV



Bağcılar Cemevinin pir’i sıkıntılı. Ben de öyleyim. Sabırla bekliyoruz. Önceki gün kendisiyle görüştüğümde perşembe akşamı gelmemi söylemişti. Cem var, başka canlarla da konuşma şansın olur demişti. Bir gözümüz kapıda. Henüz canlardan gelen giden yok. Pir duruma izah getirebilmek için birine telefon açıyor. Bir diziden bahsediyorlar. ‘‘Unutmuşum’’ diyor telefonu kapattığında. Televizyon kanallarından birisinde perşembe akşamı bir doktorlar dizisi varmış; baş rolde oynayanlardan biri Dersimliymiş. Dizi başladığından bu yana ceme katılım hep düşük oluyormuş. ‘‘Kusuruma bakma’’ diyor pir, ‘‘bizimkiler işte! Unutmuşum”.

    Kumru Berfin Emre’nin 2023 yılının başlarında çıkan ‘‘Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi’’ (Media, Religion, Citizenship: Transnational Alevi Media and Its Audience) kitabını okurken ister istemez Bağcılar Cemevindeki bekleyişimiz aklıma geliyor. Aslında kitabın içeriğinin bu anı ile doğrudan bir alakası yok. Belki dolaylı var; haliyle, canlar ve diziler meselesine herhalde sonradan dönmek gerekecek.

    Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi başlıklı çalışma Alevi televizyon kanallarının Alevilerin hak mücadelesi ve Alevi kimliğinin şekillenmesine ne tür katkı yaptığını sorguluyor. Yazar, çalışmasını 2016-2019 yılları arasında ağırlıklı olarak Almanya ve İngiltere’de yürütmüş. Türkiye’de o yıllarda yaşanan politik gelişmelerden dolayı bu çalışma Yol TV ve TV10 ile sınırlandırılmak zorunda kalınmış ve bu kanalların program yapımcıları ve izleyicileriyle de görüşmeler gerçekleştirilmiş. Alevi kimliğinin 1950’lerden itibaren yaşadığı dönüşüm, Alevilerin içinde bulundukları durumdan ve bu kimliğin üyeleri tarafından sürdürülen hak mücadelesinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla kitap bu süreçleri ve sorunları irdelerken, dönüşümü belirleyen arka plandaki faktörleri ve tartışmaları da değerlendirmeye alıyor. Bu çok yönlü sorunun kendisini ifade ettiği mekân olarak televizyon kanallarının seçilmiş olması, elbette tesadüf değildir. Çünkü televizyon epey bir zamandır günlük hayatımızın vazgeçilmezidir; yalnızca pasif bir yansıtıcı olarak değil, aynı zamanda aktif bir yönlendirici olarak da. Yazara göre, Aleviler gibi kendilerini diğer medya kanallarında ifade etme hakkından yoksun olan bir azınlık grup için televizyon daha fazla anlam barındırır. Her şeyden önce bu araç, inancını gizli tutmaya mecbur kalmış ve kamusal alanda kendisini ifade etmekte zorlanan bir topluluğun üyelerine kendilerini anlatma olanağı sunmaktadır. İkincisi, bu televizyon kanalları Alevilerin şehirleşme ve Avrupa ülkelerine göç ile birlikte inançlarına dair yaşadıkları sorunları aşmasında eğitim aracı işlevi görürler ve özellikle topluluğun genç üyelerine inançlarını yeniden tanıma olanağı sunarlar. Son olarak da Alevi televizyon kanalları eşit hak mücadelesinin sesi durumundadırlar ve bu özellikleriyle Alevilerin görünür olmalarını mümkün kılan, politik süreçlere katılımlarını hızlandıran ve hatta onların bir eylemciye dönüşmesini sağlayan bir rol üstlenirler.

     Peki, Alevilerin farklı geleneklere bağlı olmaları ve 1950’lerden itibaren yaşadıkları birçok sorun ve ayrışma televizyon kanallarının bu etkisini sınırlamıyor mu? Yazar, medyanın gücünün tam da burada yattığını iddia ediyor. Televizyon bir araya gelme şansı olmamış kesimleri aynı karede buluşturabiliyor ve izleyicilerini ortak bir kimliğin etrafında toplayabiliyor. Maraşlı Alevi ile Çorumlu Alevi aynı kanala bakabiliyor; ya da Türkiye’nin bir köyünde yaşayan bu inancın mensubu, Almanya’da Alevilerin elde ettikleri haklardan haberdar olabiliyor. Hayatında hiç Kürtçe deyiş duymamış bir başka Alevi ise bunu ilk kez bu televizyon kanalları sayesinde öğreniyor. Daha da ötesi, birbirinden uzak coğrafyalara dağılmış Aleviler, televizyon kanallarının haberdar etmesi sayesinde, örneğin, Malatya Sürgü’de olduğu gibi saldırıya uğrayan bir Alevi aileyi korumak için girişimlerde bulunabiliyorlar. Alevi televizyon kanallarının rolü bu farklı çizgiler üzerinde yaşatılan kimlikleri birleştirme gücünde yatıyor: Onlar homojen olmayan ve devlet olanaklarından yoksun azınlık bir grubun kategorik farklı alt kimliklere ve yerellere mensup üyelerine, bağlı oldukları kimlikleri de dahil eden fakat onları aşan bir kimliğin üyeleri oldukları bilincini aktarıyor. Kitapta bu çapraz (transversal) vatandaşlık ve kimlik olarak nitelendiriliyor. Bu yanıyla Alevi medyası zaten yerel kimlikler ve ulusal sınırlar ötesinde faaliyet yürüten Alevi örgütlenmesini bir üst boyuta taşıyor. 

    Aslında Alevilerin kendi televizyon kanallarına sahip olmaları oldukça yakın bir döneme ait bir gelişmedir. Unutmamak gerekir ki bu kanallar herhangi bir medya geleneğinin birikimi -gazete gibi- üzerinden şekillenmiyor ve hemen hemen hepsi amatör çabaların bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Bunlardan ilki olan Cem TV 2005, Yol TV 2006 ve TV10 2011 yılında faaliyete geçmiş. 2016 yılında darbe sonrası yaşanan gelişmeler Yol TV ve TV10’un yayınlarını Türksat üzerinden sürdürmelerine yasak getirmiş. Her iki kanal da faaliyetlerini Almanya merkezli yürütmeye çalışıp, ağırlıklı olarak dijital yayıncılığa yönelmişler. TV10 2018 yılından itibaren Can TV olarak yayınlarını devam ettirmektedir. Türksat’tan çıkartılmaları seyirci sayısında düşüşlere neden olmakla birlikte, dijital alandaki kimi yasaklar ve sorunlar da etkilerinin biraz daha kırılmasına neden olmuş. Haliyle her iki kanal açısından toplam 10 yılı geçmeyen bir deneyim söz konusudur. Bu kısa süre içerisinde onları hak mücadelesi açısından değerlendirmek mümkün olabilir ve bunun için fazlasıyla örnek verilebilir. Bahsi geçen televizyon kanallarının yeni bir üst kimliğin yaratılması konusunda önemli işlev gördükleri hakkında biraz daha temkinli olmak gerekir.

    Bu açıdan bakıldığında, araştırmada Cem TV’ye, dolaylı olarak hakkında bilgi verilse de daha fazla yer ayırılabilirdi. Belki olanaklar 2016 yılı sonrası Cem TV’nin program yapımcılarıyla görüşmeye elverişli değildi fakat Cem TV seyircilerini Almanya ve İngiltere’de bulmak ve onların medya ilişkisini böylesi bir çalışma bağlamında kayda geçirmek önemli olabilirdi. Cem TV yayınları Aleviliğe dair tartışmalarda, TV10 ve Yol TV’den oldukça farklı bir yerde konumlanmaktadır. Kitapta sık sık onun devlete yakın bir bakış açısına sahip olduğu ve politik gelişmeler karşısında muhalefet yapmadığı vurgulanmaktadır. Böyle bile olsa, yeni bir üst kimlik yaratma sürecinde Cem TV izleyicisinin konumunu saptamak gereklidir çünkü bu izleyici, sayısı ne olursa olsun, Aleviliğin oldukça geleneksel bir yorumunu yaşatır ve çoğu zaman Yol TV veya TV10’na bakan kişilerle aynı evin yaşlı üyeleridirler.

    Bu yüzden, farklılıkları tanıyan ve bir üst kimlik veya çapraz kimlik yaratma süreci Cem TV seyircisini dahil etmeden de yapılması mümkün değildir. Çünkü, hangi açıdan bakarsanız bakın, kimlik tartışmaları veya arayışları bizi her zaman geçmiş üzerinden muhasebe yapmaya mecbur bırakır. Hele ki Alevilik gibi tarihle ve ona dair tartışmalarla bu kadar sarmallı bir ilişkisi olan bir dini grup açısından bu daha da önem kazanır. Aksini, yani medyanın geçmişin hafızasını dahil etmeden kısa zaman içerisinde bir üst kimlik yaratabileceğini savunmak, oldukça liberal bir bakış açısı olur ki bunun bu grup açısından ne kadar gerçekçi olduğu oldukça tartışmalıdır. Doğal olarak soru şurada düğümlenmektedir: Sahi, Cem TV, TV10, Yol TV veya Can TV bize gelecek açısından ne tür bir Alevi kimliği önermektedir?

    Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi başlıklı çalışmada bu soruya verilmiş toplu bir cevap yerine değişik bölümler altında bu kanalların her birinin farklı bir Alevilik tanımlarının olduğunu da öğreniyoruz. Örneğin Cem TV İslam dahilinde, devletle barışık ve yalnızca Balkanlara kadar uzanan bir Alevi kimliği öneriyor; Yol TV’de İslam dışı vurgusu ve sol muhalif kimlik ön planda tutuluyor; TV10’da ve Can TV’de ise etnik ve bölgesel farklılıkları sahiplenen çoğulcu bir Alevilik işleniyor. Benim bu televizyon kanallarıyla ilişkim ise daha çok internet üzerinden yürümektedir. Onların bende bıraktıkları izlenim kitapta sıralanan tespitlere yalnız ekleme olabilir. Bana göre, Cem TV 1920’li ve 1930’lu yılların Türkiye’sinde beyan edilen fikirler ile Şii ve Tasavvuf akımlarının düşüncelerini bir arada sunan ilginç bir bakış açısını temsil ediyor. Haliyle gelecek açısından bu birleşim ötesinde önerebileceği bir üst kimlik hayali yok. Yol TV’de ise sol düşünce ve laiklik vurgusu arasında git-gel yapan bir dünya görüşünü sıklıkla duymak mümkün. Kanalın programlarında Aleviliği inanç boyutuyla yaşatmak konusunda bir iddianın olup olmadığını tespit etmek her zaman kolay olmayabiliyor. TV10 ve Can TV ise yereli öne çıkartan ve özellikle ocak merkezli Aleviliği yeniden örgütlemeyi vurgulayan program yoğunluğuna sahip. Ocak merkezli Alevilik, geleneksel inanç yapılanmasının ana direği olsa bile, bunun sınırlar ötesi ve çapraz kimliğin yaratılmasına ne tür bir katkı sağlayabileceği, ciddi tartışma gerektiren bir başlık olarak görülmelidir. Ayrıca, farklı Alevilik tanımlamaları olan bu kanalların yeni ayrışmalar yaratabileceği veya var olan ayrışmaları daha da keskinleştireceği de ihtimal dışı tutulmamalıdır. Medyanın böyle bir etkisinin olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla, yukarıdaki soru hâlâ geçerlidir: Cem TV, TV10, Yol TV veya Can TV bize ne tür bir Alevi kimliği önermektedir ve bu kanallar bu sahiplendikleri kimliği izleyicilerine ne düzeyde benimsetmeyi başarmışlardır? Sanırım, bu soruya daha yerinde cevap verebilmek için, örneğin bu kanallarda yapılan tarih programlarını yakından incelemek ve bu programlarda ne tür bir Alevi tarihi yazılmaya çalışıldığını belirlemek gerekecekti.

    Bu bağlamda, önemli bir başka başlık ise 2016 sonrası yaşanan gelişmelerdir. Darbe girişimi sonrası Alevi kanalların karşı karşıya kaldıkları baskılar onları ağırlıklı olarak dijital medya üzerinden yayın yapmaya zorlamış. Bu onların etki alanlarını oldukça sınırlamış, programlarının içeriği ve izleyici kitlesinin de kısmen değişmesine neden olmuş. Örneğin televizyon yayınlarını daha çok yaşı ileri kesimler seyrederken, dijital yayıncılıkta gençler ve kadınlar öne çıktığını bu çalışmadan öğreniyoruz. Dijital yayıncılık alanında yaşanan kimi politik ve teknik sorunlar, televizyon kanallarının bu olanağı kullanmasını da sınırlamış. Yasaklanan kanalların da bu geçişi başarıyla gerçekleştirdiklerini söylemek zor görünüyor. Örneğin Cem TV’nin aksine, Yol TV ve TV10’un güncel ve iyi organize edilmiş bir web siteleri yok veya programlarını Youtube gibi ortak mecralarda bulmak her zaman kolay olmuyor. Fakat ne kadar hazırlıklı olunursa olunsun, dijital medyanın iletişim ve etkileşim alanında yarattığı kimi sorunlar burada da geçerli. Dünyanın her yerinde dijital medya geleneksel güç odaklarının etki alanını zorlamakta ve daha fazla parçalanmalara neden olmaktadır. En güçlü Batı demokrasilerinde bile geleneksel politik partilerin etki alanlarını kaybetmelerinde dijital medyanın oynadığı rol sıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla Alevi kanalları da dijital alanda yeterli olsalar bile, kimlik mücadelesi konusunda etkileri sınırlandırılmış sayılmalıdır. Bu sorun hem bugün hem de gelecek açısından önemli bir meseledir. Dijital medyaya geçişin yarattığı sorunlar, kitapta Alevi medyasının etkisi konusunda öne sürülen iddiaları yeniden düşünmemiz için de bir neden olarak görülmelidir.

    Tam da böyle bir süreçte Alevilerin kendi kanalları yerine daha fazla merkez medyaya yönelmeleri anlaşılır olabilir. Haliyle bir televizyon dizisinin cem merasimine katılımı belirleyecek kadar etkili olması da anlaşılabilir. Yine de burada sorulması gereken başka bir soru daha vardır: Alevi kanallarının düzenli izleyicileri kimlerdir? Bu izleyicileri yaş, cinsiyet, bölge ve gelir durumlarını dikkate alarak gruplandırmak mümkün müdür? Aynı soru Cemevlerini düzenli ziyaret eden ve cemlere katılım gösteren kesimler için de geçerlidir. Benim kişisel gözlemim, Türkiye’de Cemevlerini ziyaret edenlerin daha çok Alevilerin en yoksul kesimleri olduğuna dairdir. Aleviliği yaşatan bu kesimler aynı zamanda en fazla televizyon seyreden ve televizyon kanallarının her türlüsüne oldukça açık bir konumda olanlardır. Doğal olarak Alevi kanallarının bir üst kimlik yaratma çabalarında, inancı ayakta tutan fakat bir o kadar da edilgen olan bu yoksul kesimlerle kurdukları ilişki kapsamlı bir analize muhtaçtır.

    Kumru Berfin Emre’nin kitabı bütün bu sorular ve sorunlar hakkında yeniden düşünmek için önemli bir çalışma olarak görülmelidir. Bu, belki erken yapılmış ve sınırlı bir araştırma olarak ele alınabilir. Buna rağmen Medya, Din, Vatandaşlık: Ulusötesi Alevi Medyası ve İzleyicisi, hayatımıza her gün dahil olan bir konu hakkında yaptığı tespitlerle ve bir o kadar okurda bıraktığı sorularla Alevilik çalışmalarına yapılmış ciddi bir katkıdır. Yazar, bu tür çalışmaların azınlık gruplar tarafından bir hak arayışı aracı olarak sürdürülebilmesi için güç odaklarının ve merkezin dilinden uzaklaşılması gerektiğini önermektedir. Bu önemli fakat bir o kadar da tartışılması zorunlu bir saptamadır. Aksi takdirde, inancı ayakta tutan kesimlerin bir televizyon dizisinden dolayı cem merasimine neden katılmadıklarını izah etmek kolay olmayabilir.

Kumru Berfin Emre (2023), Media, Religion, Citizenship: Transnational Alevi Media and Its Audience, Oxford: Oxford University Press.

Yazarın çalışmaları için şu linki ziyaret ediniz.
(https://arts-london.academia.edu/KumruBerfinEmre)







4 Mayıs 2023 Perşembe

Horasan'dan Anadolu'ya Kemal Kılıçdaroğlu

Albay Mark Sykes 1906 yılında Erzincan’dan Erzurum’a giderken Kemal Kılıçdaroğlu’nun da mensubu olduğu Kureşan ocağından kişilerle karşılaştı. Sakin bir topluluk olarak tanımladığı Kureşanlıları Sykes şöyle tarif eder: ‘‘... fakat onların sessiz davranışlarında garip ve ürkütücü bir ruh var ki bunu başka Kürtlerde tespit edemedim. Mükemmel çiftçiler ve okuryazar olmamalarına rağmen felsefi tartışmalara çok eğilimli olmaları merak uyandırıyor. Onları diğer Kürtlerden ayıran başka özellikleri ise belirgin sakin üslupları ve mizaha karşı ilgisizlikleridir. ’’ Bu tarifi yapan Sykes sıradan bir seyyah değildi. O bundan on yıl sonra İngilizler adına Sykes-Picot anlaşmasına ismini veren ve muhtemelen Ortadoğu’nun yeni haritasını çizen kişilerden birisiydi.

    Peki Mark Sykes’ın bile tanıtmakta zorlandığı bir topluluğu benim anlatabilmem mümkün olabilir mi?

    Bu konuda iddialı bir başlıkla yazılmış bir kitap olmasaydı zaten bu işe kalkışmak aklıma bile gelmezdi. Ensar Öğüt ve Mesut Özcan isimleriyle yayınlanmış ve Kureşan Ocağı Bir Liderin Göç Yolu: Horasan’dan Anadolu’ya Kemal Kılıçdaroğlu isimli çalışma böyle bir teşebbüs için bir hayli malzeme sunmaktadır. Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, kitabın fikir sahibi olan Ensar Öğüt’ün böyle bir çalışmayı hazırlamaktaki amacı hakkında bir giriş yazısını içeriyor; Kılıçdaroğlu’nun peygamber soyundan olduğunu belgelemek ve onun atalarının Selçuklu ve Osmanlı döneminde önemli görevler üstlendiğini ve hatta Osmanlı’nın kurucuları arasında olduğunu göstermek istemiş. İkinci bölümde, Mesut Özcan’ın Kureşanlar hakkında derlediği bilgiler sunuluyor ve son olarak Kureşanlara ait olduğu belirtilen birtakım şecere ve belgelerin fotoğrafları aktarılıyor. Yine de bana göre, kitabın en dikkat çeken bölümünü kapağı oluşturuyor. 

Kureşan Ocağı 
 
    Alevilik hakkında ya da Alevi evliyaları hakkında yazılmış hiçbir kitapta ben böyle bir kapak görmedim. Atlar üstünde, hareket halinde bir ordu Anadolu haritasına doğudan giriş yapmış; Fırat’ı geçmiş ve fethi sürdürmek için önünde hiçbir engel görünmüyor. Maalesef çok aramama rağmen, bir Alevi ocağının kurucusu olan ve yalnızca masum kerametleriyle tanıdığımız Seyit Kureş’i bu kapakta göremedim.
 
    Kureşanlılar Dersim seyitleri içinde en yaygın nüfusa sahip olanlardandır. Daha çok Nazmiye- Tercan hattında yaşayan ve buradan çevre bölgelere göç etmiş aşiretlerin dini temsilciliğini yaparlar. Anlatıya göre Seyit Kureş Horasan’dan Nazmiye’ye gelip yerleşmiş ve burada mekânını kurduktan sonra bölgedeki aşiretler ve zamanın önemli pirlerinden olan Baba Mansur’la itikat ilişkileri kurmuş. Bunun için birtakım kerametler gösteren Kureş’in bolca menkıbeleri geriye kalmıştır. Onun hakkında yazılmış bir kitabın kapağında onu Baba Mansur’la veya talipleriyle görmek yerinde olurdu.

    Seyit Kureş Nazmiye’ye gelip yerleştiğinde ünü Bağin kalesindeki komutana kadar gitti. Kimi anlatılara göre bu Alaettin Keykubad’dı. Komutan onun büyücü olduğunu varsayarak onu cayır cayır yanan bir fırına attı. Fırın tam yedi gün yandı. Açıldığında Kureş sakin bir şekilde otururken görüldü; kendisine hiçbir şey olmamıştı. Fırına atılırken kolundan çekip götürdüğü asker, olan biteni anlattı: ‘‘Bizi fırına attıklarında bu adam kendi dilinde bir şeyler söyledi. Sonra bir kuş geldi üstümüzde dönüp durdu ve ateşe fırsat vermedi.’’ Keşke kitabın kapağında bu resmi görseydik. Ne garip ki kapakta Kureş’in fırından çıktığı anı değil de bir sürü komutanı görüyoruz. Belki de içlerinden biri onu fırına atacak olandı.

    Kitap’ta Kureş’in Mahmut Hayrani ile ilişkisi anlatılmaya çalışılıyor. Cevaptan çok soru bırakan bir yöntemle. Dersimli ocak kurucularının modern dönem temsilcilerinde, başka kesimlerde görülmeyen, anlaşılmaz bir furya var. Onları bu günlere getiren kendi miraslarıyla yetinmek yerine, Anadolu’da yaşamış evliyaların isimleriyle -bunlardan bazılarının isimleri tamamen unutulmuş olsa da- anılma çabası içindedirler. Atalarının izini sürerken, kendi geleneklerine karşı dikkate değer bir yabancılaşma yaşarlar; Kureş’in Akşehir’de hayatı geçmiş Mahmut Hayani’ye, Derviş Cemal’in Afyon’da türbesi bulunan Cemal Sultan’a veya Ağuçan’ın Karadonlu Can Baba’ya benzetilmek istenmesi gibi. Benzetilmeye çalışılan her üç kişi de Hacı Bektaşi Veli’nin Vilayetname’sinde geçen isimlerdendir. Oysa Kureş’i Kureş yapan onun kendi kerametleri ve yereldeki talipleridir. Diğerleri için de durum aynıdır. Bu konuda yörüngesine dahil olmak istedikleri Hacı Bektaş’ın takipçileri bu yeni dönem Dersimli seyitlerden çok daha inandırıcıdırlar. Hacı Bektaş’a dair bütün kitap kapaklarında karşımıza çıkan bir resim var: Bir yanında geyik diğer yanında ise bir aslan ile birlikte otururken görüldüğü an. Bir evliyaya yakışan resim de işte budur.

    Sahi, bir Alevi pirinin 21. yüzyılda seyitliğini kabul ettirmesi için belgeler ve şecereler araması neye yarar? Dünyanın en hakiki ve eski şeceresini bile bulsa taliplerinin sayısı artar mı, gücüne güç katar mı? Oysa onun talipleri zaten yüzyıllar öncesi belirlenmiştir ve ne yaparsa yapsın bu sayı artmayacaktır. Öyleyse neden?

    Cumhuriyet tarihçiliği uzun dönem Osmanlı ile arasına bir mesafe koymuştu. Herhalde bu 1980’li yıllarla birlikte yavaş yavaş değişti. Alevi yazarlar da bu değişime gecikmeli olarak katılmış görünmekteler. Yine de ilk örneği hatırlamakta fayda var. Hıdır Öztürk, zamanında Mazgirt belediye başkanlığı yapmış bir bürokrattı. Sonra 1984 yılında bir kitap yazdı: Tarihimizde Tunceli ve Ermeni Mezalimi adında. Şah İsmail’e şımarık diyen bir Aleviyle ilk kez o kitapta karşılaştım. Yavuz, Alevileri kullanmak isteyen bu şımarık Şah’a bir ders vermek istemişti. Öyle yazıyordu Hıdır Öztürk. Kılıçdaroğlu hakkında yazılmış bu kitabın kapağı olmasaydı Hıdır Öztürk’ü hatırlamak mümkün olamazdı.

    Peki, o zaman hafife almayalım: Şecere veya belge peşinde olmanın da kendisine ait heyecanlı bir yanı var tabii. Bu kitapta gururla sunulan şecerelerde değil ama. Benim tesadüfen gördüğüm Kureşanlılara ait Kerbela’da alınmış bir icazetnamede var. 1385 yılında -yanlış anlamadınız- alınmış bu icazetnamede Kureşanlı Şeyh Yusuf’un bağlı olduğu silsilede şu isimler dikkatimi çekti: Seyyid Ahmed, Seyyid Yusuf, Seyyid İshak, Seyyid Şerefeddin ve Tacül Arifin Ebu’l Vefa. Maalesef, Mahmut Hayrani ismiyle karşılaşmadım.

    Yine de en hazin olanı, Kureş hakkında yazılmış bu kitabın kapağının bâtıni ruhu hiçbir şekilde yansıtmamasıdır. Oysa Seyit Kureş’i ve Kureşanlı dervişleri, Mark Sykes’in ifadesiyle, sakin ve ürkütücü yapan bu özellikleriydi. O gizemli Sırsaleke isimli kuşla bâtıni aleme yaptıkları yolculuklarıydı. İnsanın aklından bir türlü çıkmayan eksiklik de Sırsaleke’nin resminin kitabın kapağında olmayışıdır. Neden mi?

    1956 yılında Ovacıklı bir pir Erzincan’da bir adamla karşılaştı. Meseleler hakkında hasbihâl ettiler. Pir sonra döndü ama içinde adamla yaptıkları sohbetin eksikliği kaldı. Sağa döndü yatamadı, sola döndü kalkamadı. Az mı yoksa çok mu güvenmişti adama, işin içinden çıkamadı. Sonra gökyüzüne baktı uzun uzun, dayanamadı adama bir mektup yazdı: “Sana açmak istediğim bir mesele aklımdan çıkmadı. Şimdi senden bunu sormak için mektubumu yazarım: 72 nasıl olur 73?” Aradan günler, haftalar, belki de aylar geçti. Pirin gözü yollarda kaldı. Beklediği, nihayet bir gün postacıyla ona ulaştı. Adam şunu yazmıştı: “Bu sorunun cevabını ben bilseydim, kendimi ermiş sayardım.” “Eyvah!” dedi pir.

    Ben de bu kitabın içeriğini anlamış olsaydım, kendimi belki ermiş sayardım. Bu yüzden kitabın içeriğini anlatmak yerine, kapağıyla uğraştım. Sanırım başka türlü de işin içinden çıkamazdım; uzun uzun uzaklara bakmak dışında, kurtarıcının haberini beklerken.





Referanslar

Ensar Öğüt ve Mesut Özcan, Kureşan Ocağı Bir Liderin Göç Yolu Horasan’dan Anadolu’ya Kemal Kılıçdaroğlu, İstanbul: Doğan Kitap, 2017.

Hıdır Öztürk, Tarihimizde Tunceli ve Ermeni Mezalimi (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1984), s. 8.

Mark Sykes, The Caliphs Last Heritage. A Short History of the Turkish Empire. (London: Macmillan and Co, 1915), s. 584.

16 Şubat 2023 Perşembe

Aşiretin Tarihini Yazmak: Mirdasi, Rişvan ve Etmi Örnekleriyle

Benim çocukluğumun geçtiği ortamda, sohbetlerin en önemli konularından birisiydi aşiret. Aşiretlerin geçmişlerini konuşmanın ve onların birbirleriyle ilişkilerini ve sorunlarını her seferinde detaylarıyla yeniden muhasebe etmenin ayrı bir önemi vardı. O zamanlar bu konunun ehli olarak görülen az sayıda kişi ve bu kişileri merakla dinleyen kadınlı-erkekli köy halkı her zaman bulunurdu. Aşiret toplumsal gerçekliğin kendisiydi; haliyle bu meseleyi hem dillendirmek hem de dinlemek her yönüyle ciddiyet ve saygınlık gerektirirdi.

DİYARBEKİR VE MIRDASİLER TARİHİ 

    Oysa aşiret, Cumhuriyet dönemi boyunca en fazla değersizleştirilen kavramlardan birisi oldu. Aşiret, yaratılmak istenen yeni toplumsal model karşısında eskiyi her yönüyle temsil ettiği için kolay ve savunmasız bir hedefti. Muhtemelen bu durum, aşiret ile Kürtler arasında kurulan ilişkiden de kaynaklanmaktaydı; tıpkı Kürt kelimesinin kenara itilmesi gibi, aşiret de onunla aynı kaderi paylaştı. Elbette aşiret, yalnız Kürtleri değil, Anadolu’da Türk tarihini de anlamak için en önemli başlıklardan birisidir; ayrıca Alevilik gibi inanç yapılarının gelişimi açısından da son derece belirleyicidir. Daha da ötesi bu olgu, Ortadoğu’yu, özellikle İslam tarihi ve devletlerinin oluşum sürecini anlayabilmek için de bir vazgeçilmezdir. Aşiretin tüm bölge açısından ne kadar önemli olduğunu değerlendirebilmek için, Philip Shukry Khoury ve Joseph Kostiner’in 1990 tarihli Tribes and State Formation in the Middle East (Ortadoğu’da Aşiretler ve Devlet Oluşumu) kitabına bakılabilir; halen okunabilecek önemli bir başlangıç eseridir.

    Buna rağmen, aşiret tarihine ilgi sınırlı da olsa devam etmiştir. Son yıllarda ise bu konuda artan bir üretimden bahsetmek bile söz konusudur. Aslında aşiret tarihi, tarih çalışmaları içinde başlı başına bir disiplin oluşturacak kadar malzeme sunmakta ve hem amatör, hem de profesyonel tarihçilere fazlasıyla yetecek konu barındırmaktadır. Bu yüzden, aşiret tarihi yazmanın önemini vurgulamanın yanı sıra, bu yazımın yöntemi ve barındırdığı birtakım sorunlar üzerine de fikir yürütmek gerekmektedir.

    Aşiret tarihyazımının en önemli sorunlarından birisi coğrafyayla ilgidir. Aşiret Türkçede konargöçer, yani ‘‘yersiz-yurtsuz’’gibi bir eşanlamla tanımlanır ki bunun ne kadar gerçeği yansıttığı tartışmalıdır. Tam anlamıyla bu ifadeyi kapsayan aşiretler vardır. Bu tanımın geçerli olmadığı örnekler de çoktur. En azından son beş yüzyıl süresince aynı bölgede yaşam sürdüren aşiretler vardır. Modern dünyanın baktığı yerden, coğrafya ve süreklilik şehirler ve iktidar merkezleri üzerinden sabitlendiğinden, aşiretin yaşam alanı sahipsiz görülebilir veya tanımlanmakta sorunlu bir hal alabilir. Oysa Anadolu’da şehirler yakın bir zamana kadar coğrafyanın çok sınırlı bir bölümünü kapsamakta ve nüfusun büyük çoğunluğunun yaşam alanları kırsal ve dağlık bölgelerdi. Aşiret çoğu zaman bu kırsal ve dağlık alanın sahibidir ve şehirliden çok daha daha uzun zaman coğrafyasının yerlisidir.

    Öyleyse, bu görünmeyen coğrafyanın sahiplerinin tarihini nereden başlatmak gerekmektedir? Bu, aşiret tarihi yazmanın en çetrefilli ve fakat bir o kadar da heyecan verici sorularından birisidir. Aşiret, bir konargöçer meselesi olarak görüldüğünde, onun geçmişi muhakkak bir göç tarihinin izinde aranır. Aşiret, bir ortak atanın soy evlatları olarak düşünüldüğünde ise, aşiret tarihçiliği de o kurucu ata için kabul görebilecek bir zamanı ve o zamanı temsil eden bir kişiyi arar. Bu kişi, düne kadar İslam tarihine ait komutanlardan, ruhani kişilerden veya onların bağlı oldukları ailelerden seçilirken, Cumhuriyet dönemi boyunca etnik temsiliyeti güçlü yapılarda da aranmıştır. Haliyle, bütün tarihyazımları gibi aşiret tarihyazımı da politik bir tercihin ürünü olabilir ve bu durum onun geçmiş zamanla bağ kurma arayışlarını sıkıntılı bir hale dönüştürebilir; çünkü aşiret, sanıldığından çok daha fazla karmaşık tarihsel süreçlerin izlerini taşır. 

 Osmanlı Devletinde Aşiret YönetimiRişvan Aşireti Örneği | Osmanlı Devletinde Aşiret YönetimiRişvan Aşireti Örneği | Faruk Söylemez | Kitabevi Yayınları | 9786258055357  

    Bir de elbette aşiret tarihçiliğinin yazılı ve sözel kaynakların kullanımıyla ilgili bir sorunu vardır. Aşiret tarihi yalnız aşiret üyelerinin sözel hafızası üzerine kurulabilir. Bu çok değerlidir ve her zaman yapılması gereken ilk şeydir. Bu girişim iyi bir alan taramasına dayanmak zorundadır ve aşiretin yalnız ileri gelenlerinin değil bütün halkalarının hafızasına başvurulmalıdır. Sonuç alıcı bir derleme aynı zamanda çok iyi bir ön hazırlık gerektirir. Örneğin, aşiretin alt gruplarını, iç örgütlenmesini, yaşam alanlarını, dinsel yapısını, göçlerini ve devlet ve diğer aşiretlerle ilişkilerini tespit edebilmek için bu son derece önemlidir. Aşiret tarihi Osmanlı kaynakları üzerinden de yazılabilir. Osmanlı kaynakları aşirete dair sandığımızdan daha fazla bilgi içerebilir. Osmanlı idari sistemi içinde aşiret bir birim olarak yer edinmiş, yönetime tabi tutulmuş ve idarenin ihtiyacı gereğince kayda geçilmiştir. Ayrıca, Osmanlı yönetiminin aşiret ve özellikle aşiret konfederasyonlarının oluşumunda etkili olabildiği de unutulmamalıdır. Haliyle, Osmanlı kaynaklarından alınan veriler ile aşiretin hafızasındaki bilgiler nitel olarak farklıdır. Biri diğerinden daha üstün değildir; birbirlerini tamamlama ihtimali olduğu gibi, her ikisi bize aşirete dair farklı gerçekleri de aktarabilirler.

    Aşiret, coğrafya ve zaman ilişkisine dair verilebilecek en iyi örneklerden birisi Mırdasilerdir. Mırdasiler Palu, Bingöl ve kuzey Diyarbakır bölgesinde yaşayan bir Zaza aşiretidir. Benim onlar hakkında bilgim aşiretin 16. yüzyılda en önemli yüzü olan Cemşid bey ve Palu şehri ile sınırlıydı. Oysa onların bölgedeki varlıkları MS 1000 yıllarında Pir Mansur ile başlar. Pir Mansur ile birlikte Mırdasiler gelecek dokuz yüz yıl boyunca Piran (Dicle), Eğil, Çermik ve Palu’nun, kimi dönemler dışında, yöneticileri olacaklardı. Onların bölgedeki etkileri ancak 19. yüzyılda Osmanlı’nın Kürt beyliklerini ortadan kaldırma girişimiyle son bulacaktır. Bu uzun geçmişi tüm detaylarıyla Nusret Aydın’ın Diyarbakır ve Mırdasiler Tarihi: Piran, Gil, Çermog, Pale adlı 2011 yılında yayınlanmış çalışmasında okumak mümkün. Kitap yalnızca Mırdasi aşireti hakkında değil, onların hikâyesine bir şekilde dahil olmuş bölge aşiretleri ve yereldeki diğer aktörler hakkında da epey bilgi vermektedir. Kitap, aşiret ve konargöçer tanımının ne kadar geçersiz olduğunu; coğrafyanın aşiret açısından ne anlama geldiğini ve ne kadar sabit bir unsur olarak görülmesi gerektiğini doğrulamaktadır. Ayrıca Mirdasilerin bölgede bin yıla yakın varlıklarının tarihini aktaracak bilgilerin sunulması da son derece önemlidir. Nusret Aydın kitabının ilk bölümünde bölgenin antik tarihi hakkında da geniş yer vermiş. Elbette Mırdasi ismi bize antik çağ’dan çok şey hatırlatıyor, fakat böylesi bir aşiret tarihi kitabında bu konunun bu kadar yer edinmiş olmasının gerekliliği tartışılabilir. 

Etmi Etmaneki Aşireti Tarihi ve Röportajlar

    Aşiret tarihi açısından sözel hafızanın neyi temsil edip etmediği konusunda, Mehmet Ali Çabuk’un Atmi (Atma, Etmi) aşireti hakkında yazdığı Etmi/Etmaneki Aşiret Tarihi ve Röportajlar adlı çalışması iyi bir örnektir. Atma (Etmi) aşiretinin tarihsel yurdu Baskil ve Malatya arasıdır. Zamanla onlar çevre bölgelere de yayılmışlardır. Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm, Atma aşireti hakkında kısa genel bilgiler veriyor; ikinci bölüm ise, aşiretin farklı bölgelerde yaşayan kırktan fazla ileri gelen üyesiyle yapılmış röportajları kapsıyor. İlk bölüm çok daha geniş tutulabilir, farklı alt kolları, aşiretin geçmişinde iz bırakmış olaylar ve yaşam alanlarındaki yapılanmalar bize daha iyi tanıtılabilirdi. Bu sayede, röportajlarda aktarılan bilgiler konuya yabancı okur için de bir anlam ifade edebilirdi. Ayrıca röportajların çoğunda genel sorularla sınırlı kalınması ve detaya inilmemesi önemli bir eksiktir. Seçilen kırktan fazla kişiden yalnız üçünün kadın olması da bir eksiklik olarak görülmelidir. Oysa kadınlar farklı bir hafızayı temsil ederler ve sözlü tarih çalışmalarında onlara muhakkak başvurulması gerekmektedir. Sözlü tarih her zaman çok iyi bir ön hazırlığı gerektirir ve Atma gibi bir aşiretin tarihini anlamak için de bu şarttır.

    Atma aşireti bölgenin en eski aşiretlerinden birisidir. Osmanlının ilk tahrir yaptığı 16. yüzyılın başlarından itibaren kayda geçmiştir ki bu onların bölgedeki varlıklarının çok daha eskilere gittiğine işaret eder. Batı Fırat bölgesi aşiret tarihçiliği açısından son derece önemli ve ayrıcalıklı bir bölgedir. Burada halen etkili olan Atma dışında İzol, Canbeg, Rişvan ve Kavi gibi aşiretlerin tümü 16. yüzyıldan şimdiye kadar yerlerini korumaktadırlar. Bu ilginçtir, çünkü bölge, Osmanlı devletinin aşiret düzenini dağıtmak için müdahale ettiği, aşiretleri iskâna tabi tuttuğu yerlerin başında gelir. Bu yüzden bölge kökenli birçok Kürt ve Türkmen aşireti İç Anadolu ve Kuzey Suriye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Batı Fırat aşiretlerinin ikinci bir özelliği daha vardır. Yukarıda sıralanan aşiretlerin (Atma, İzol, Canbeg, Rişvan ve Kavi) tümü Alevi ve Sünni inanca mensup alt kollardan oluşur. İki inançlı yapılarıyla bu aşiretler aynı zamanda bölgenin 1500’lerden itibaren dinsel açıdan geçirdiği evrimi yansıtırlar. Bölgenin bir son özelliği ise, aşiretlerin Osmanlı idaresiyle kurdukları ilişki sarmalıdır. Bu aşiretlerin her biri kimi zaman Osmanlı’yla işbirliği içinde, kimi zaman ona karşı isyanda ve kimi zamanda iskân yollarında karşımıza çıkmaktadırlar.

    Tam da bu bölgeden ve bu üç özelliği fazlasıyla temsil eden örnek Rişvan’dır. Rişvan, bir aşiret olmakla birlikte, zamanla kendi çatısı altına birçok aşireti dahil ederek bir aşiret konfederasyonuna dönüşmüştür. Bu dönüşümde Osmanlı idari yapısının önemli rolü olmuştur. Rişvan, 1650 ve 1850 yılları arası bölgede görevlendirilen birçok yöneticinin mensubu olduğu aşirettir. Buna rağmen onlara bağlı alt kollar da dönem dönem isyanlara katılmışlar ve farklı nedenlerden ötürü sürgünlerden paylarını almışlardır. Bu yüzden, Rişvanları İç Anadolu’nun birçok bölgesinde görmemiz mümkündür. Rişvanların yönetici aileleri çok erken bir dönem Sünni inancını benimsemiş olmalarına rağmen, ana kollarını oluşturan gruplarda her zaman Alevi varlığı söz konusudur. Onlar bir konfederasyon olma özelliklerinden dolayı kendi yapılarına Türkmen aşiretleri de dahil etmişlerdir. Bunların bir bölümü zamanla Kürtleşmiştir. Bu Türkmen aşiretlerin bazılarının Alevi olması ve Rişvanlara dahil olarak inançlarını korumuş olmaları da ilgiye değerdir.

    Rişvanların tarihini Faruk Söylemez’in Osmanlı Devletinde Aşiret Yönetimi: Rişvan Aşireti Örneği isimli kitabında okumak mümkün; daha doğrusu resmî olan tarihini. Bir aşiret hakkında Osmanlı kaynaklarında neler bulunur diye merak edenler için bu çalışma çok iyi bir örneği temsil eder. Fakat Rişvanların inançsal ve etnik düzeyde sahip oldukları özelliklerini merak ediyorsanız kitapta fazla bir bilgi bulmanız mümkün değildir. Hatta kitapta Rişvanların etnik kimliğine dair beyan edilen ifadeler, resmî söylemin tekrarından öteye geçmemektedir.

    Aşiret tarihçiliği zahmetli bir alan olmasına rağmen ilgiyi fazlasıyla hak etmektedir. Bu sayede yerel ve bölgesel konular hakkında hiçbir yerde okuyamayacağımız bilgi kaynağına ulaşma şansı yakalayabiliriz. Yakın zaman içerisinde hem bireysel ve hem de Türkiye üniversitelerinde yapılan birçok araştırma bize aşiret tarihine yönelik çalışmaların önümüzdeki dönemler daha da artacağını göstermektedir. Bununla birlikte tarihin yerelden başlayarak nasıl yeniden yazılabileceği örneklerini de göreceğiz. Muhakkak ki bu çaba, coğrafya ve zaman algımızı da değiştirecektir.


Referanslar

Nusret Aydın (2011) Diyarbakır ve Mırdasiler Tarihi: Piran, Gil, Çermog, Pale, İstanbul: Avesta.

Mehmet Ali Çabuk (2017), Etmi/Etmaneki Aşiret Tarihi ve Röportajlar, İstanbul: Ozan Yayıncılık.

Faruk Söylemez (2011), Osmanlı Devletinde Aşiret Yönetimi: Rişvan Aşireti Örneği, İstanbul: Kitabevi.

12 Ocak 2023 Perşembe

Alevi İslam Yolu

Cem Vakfı’nın istemi ve desteğiyle Hüseyin Bal’ın kaleme aldığı Alevi İslam Yolu adlı kitap 2004 yılında yayınlanmış. Bu çalışma, başlığından içeriğine kadar Alevi örgütlenmesinde her zaman var olmuş bir akımı temsil etmektedir. Kitapta, tasavvuftan Balım Sultan’a, ocaklardan Mevlana’ya ve Alevi sanatından Nusayrilere kadar birçok konuya yer verilmiş olmasına rağmen, çok önemli bir konu içeriğe dahil edilmemiştir. Takip ettiğim kadarıyla, Aleviliğe ve Alevilere genel bir bakış sunma iddiasıyla yazılan bütün kitaplarda Kerbela hadisesi ve onu yaratan tarihsel olaylara muhakkak özel yer ayrılır. Kerbela, Alici akımların şekillenmelerinde birçok boyutuyla bir dönüm noktasıdır. Buna rağmen, Alevi İslam Yolu gibi çok anlamlı başlık altında hazırlanmış bu kitapta, birkaç cümle ötesinde, Kerbela’ya dair bir şey söylenmemiş.

ALEVİ İSLAM YOLU - DOÇ.DR.HÜSEYİN BAL | Nadir Kitap

    Bu eksikliğin bir tesadüf olmadığını kabul edersek, şunu sormamak mümkün değil: Bu kitap kim için yazılmıştır? Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Sünni kökenli okuru bilgilendirmek için mi; yoksa inançlarını öğrenmek isteyen Aleviler için mi? Kitabın önsözünde şu cümleler dikkate değer: ‘‘Böylece bilen bilmeyen, iyi ya da kötü niyetlilerin kamuoyunu yanıltmalarını önlemek’’ ve ‘‘herkese göre bir Alevilik anlayışından halkı kurtarmak istedik.’’

    

     Günümüzde Aleviliğe dair yürütülen en yaygın tartışmalardan birisi, bu inancın İslam ile ilişksidir. Bu iki uçlu bir meseledir ve belirtmek gerekir ki, İslam içi veya İslam dışı olduğu tartışması yakın bir döneme aittir. Örneğin, Osmanlı dönemi boyunca Alevilerin bu meseleyi tartışma konusu yapıp yapmadıklarını bilmememize karşın, onların, inançlarını, İslam içinde Alici akımların oluşturduğu yelpazenin altında gördüklerini varsaymaktayız. Buna rağmen, bu tutum, Aleviliğin Osmanlı nezdinde İslami geleneğin bir parçası olarak kabul edilmesini sağlamadı. Dönem boyunca Aleviler rafizi, zındık ve mülhid gibi sıfatlarla damgalandı ve baskı ve dışlanmayla yüz yüze kaldılar. Aleviliğin İslam içi görülmesi Cumhuriyetle başladı; İslam içi burada daha çok ‘Türk halk İslamı’ yönünde anlaşılmalıdır. Aleviliğin İslam’ın tasavvuf geleneği uzantısında yorumlanması ise 1990’lardan itibaren daha fazla öne çıktı. Adalet ve Kalkınma Partisi dönemi boyunca da bu yaklaşım ağırlık kazandı. Buna rağmen Alevilerden bir kesim de tam da bu zaman diliminde Aleviliğin İslam dışı olduğu tartışmalarını başlattı. Bu daha çok genç kuşaklar arasında yaygınlık kazandı. Bu bağlamda, Alevi İslam Yolu adlı çalışmayı Alevilik ve tasavvuf ilişkisini öne çıkaran son dönemin bir ürünü olarak görmek gerekir. Kitapta sıklıkla yapılan Türklük vurguları da Cumhuriyet’in ilk döneminde öne sürülmüş fikirlerinin devamı niteliğindedir. Elbette Aleviliği tarihsel olarak İslam içi görmek; ya da bu inancın sahiplendiği kavramları ve ritüelleri İslami geleneklerle -özellikle tasavvuf ve tarikat mirasıyla- olan ilişkisini irdelemek için gerçekten de çok önemli argümanlar öne sürülebilir. Bu çalışmada bunların ne ölçüde ikna edici bir şekilde yapıldığı tartışılabilir.

    

     Aleviliğin bir de göz ardı edilemeyecek duygusal bir boyutu vardır. Bu, inancın ritüellerinin taraftarlarınca nasıl somutlaştırıldığıyla alakalı olduğu kadar, tarih boyunca yaşadığı baskılar ve dışlanma uygulamalarından kaynaklanmıştır. Haliyle Alevilerin inançlarıyla kurdukları ve çoğu kez ifade edilmeyen bu duygusal bağ, özellikle, politik gerilimli dönemlerde Sünnilik ile ilişkilerini daha da mesafelendirebilir. İşte Kerbela, bir yandan inançla kuurlan duygusal bağın ve diğer yandan Sünnilik karşıtı tutumun uzun dönem sembolik ifadesi olmuştur. Kerbela, Aleviliği bizzat yaşatan yaşlı kuşaklarda çok daha önemli bir yere sahiptir. Özellikle bu geleneksel kuşakların yaşattıkları Aleviliği temsil ettiğini iddia eden Cem Vakfı’nın çıkardığı bir kitapta Kerbela’yı büyük harflerle görmemek çok daha şaşırtıcıdır. Bu, tesadüf olabilir mi? Yoksa, burada inancın duygusal boyutu bilerek biraz daha arka plana mı itilmeye çalışılmıştır?


    Kitap, 2004 yılında, yani Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden çok kısa bir süre sonra yayınlanmıştır. Bu yüzden, ister istemez akla, Kerbela’nın birkaç cümleyle geçiştirilmesi, yeni dönemin koşullarını dikkate alan bir tarihyazımına mı işaret etmektedir sorusu gelmektedir.


    Bu soru bize politik dönemlerin tarihyazımına nasıl doğrudan veya dolaylı etki yaptığı başka örnekleri hatırlatıyor. Alevi tarihi açısından bu konudaki en çarpıcı örneklerden birisi Eba Müslim-i Horasani’dir. Alici akımların nefret ettiği Emevi saltanatına son veren isimdi Eba Müslüm. En azından, Alevilerin hafızasında öyle yer edinmekteydi. Safeviler İran’da hükümdarlıklarını kurana kadar Eba Müslüm bir örnek mitos işlevi görmüştü. Safeviler iktidarlarını kurup, kendilerine rakip olarak gördükleri Alici gurupları ortadan kaldırmaya başladıklarında da, yaptıkları ilk işlerden birisi Eba Müslüm’ün adını unutturmak olmuştu. Safevilerin yazdıkları yeni tarihte artık böyle bir kahramana ihtiyaç yoktu. Tarih acımasızsa, tarihyazımı da acımasız olabiliyor bazen.


    Aslında Anadolu’da Aleviliğin güçlü bir kolu olan Bektaşilik de bir çok açıdan Osmanlı’nın halifeliği üstlendiği dönemle birlikte başlayacak bir uzlaşı örneğidir. O, Sünni İslam’ın temsilcisi bir İmparatorluk ile o İmparatorluğun karşısında duran Safevilerin tebası olarak görülen Kızılbaş topluluklar arasında uzun yüzyıllar ilginç bir ara alanda konumlandı. Bektaşi tekkelerin kapatıldığı 1826 yılından kısa bir süre sonra bile örgütlenip yeni döneme ayak uydurmayı başardı. Politik tecrübesi olmayan bir tarikatın kendisini bu kadar uzun bir dönem yaşatma şansı yoktur. Bu yüzden, 1925 yılında Cumhuriyet’in kurucuları tarafından kapısına kilit vurulduğu ve bir müzeye dönüştürüldüğünde de yüz yıl önce gösterdiği dirence tanıklık etmemiz beklenebilirdi. Olmadı. Bektaşi dergâhının bu durumu kabul etmesi ve kendisini işlevsiz bırakması son derece şaşırtıcıdır. Bektaşiler, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunu belirleyen İttihat ve Terraki geleneğine oldukça tanıdıktılar. Belki, bu yüzden, dergâhın önde gelen isimleri durumdan memnun olduklarını, uygulamaların kendi inançlarına ters olmadığını belirtmişlerdir. Son dedebaba olan Niyazi Baba ise, ‘‘dergâhı kapatabilirsiniz ama kalplerimizi kapatamazsınız’’ demekle yetinecekti.


    Elbette burada şu tespit yapılabilir: Bektaşiler tam da İttihat geleneğini tanıdıkları için kendilerine yapılan muameleyi kabul ettiler. Aksi durumda ne olduğunu bize Dersim katliamı göstermektedir. Cumhuriyet’in kimlik ve inanç politikalarını o dönem tek kabul etmeyen Alevi bölgesi Dersim’di ve bundan dolayı bölgenin neler yaşadığını artık herkes bilmektedir. Elbette burada Bektaşilerin Cumhuriyeti kuranlarla uyumlu olma istemlerinin yapısal bir geçmişini de hesaba katmak gerekmektedir; muhtemelen onlar, bu yüzden, örneğin, Dersim’de yaşananları her zaman görmezden gelmeyi tercih ettiler.


    Öyleyse, Alevi İslam Yolu adlı çalışmada Kerbela hadisesinin yer bulmayışını yeni döneme uyum ve uzlaşı çabası olarak mı yorumlamak gerekiyor? Bunu, Alevilerin bir kesimi açısından bir erken dönem uzlaşı girişimi olarak görsek bile, bu girişimin sonuçta ne kazandırdığını sorgulamadan geçemeyiz. Aradan geçen yirmi yıl Aleviliğin İslam içi veya İslam dışı mı olduğu tartışmalarının önünü kesemedi ve hatta ‘kötü niyetlilerin’ sayısı her geçen gün arttı. Yine Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde bu alanda ciddi anlamda bir hukuki ilerleme de sağlanamadı. Cem Vakfı’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde 2016 yılında kazandığı hakkın uygulanmıyor olması buna iyi bir örnek olarak verilebilir. Herhalde bu dönem açısından atılan en somut adım, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 2022 yılında kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı oldu. Fakat bu kurumun kültür ve turizm çatısı altında kurulmuş olması da bize Aleviliğin Cumhuriyet’in ilk döneminde etkili olan yaklaşımlara geri dönüldüğüne işaret etmektedir. Hacı Bektaş Dergâhı’nın müze olmasından bugüne belki de çok şey değişmedi.


    Alevi İslam Yolu başlıklı ilginç çalışmanın Kerbela ve dolayısıyla İmam Hüseyin açısından taşıdığı hüzünlü bir yanı daha vardır. Kitap, eskilerde yaygın bilinen ama şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş bir anlatıma gönderme yapar. Buna göre İmam Hüseyin ve kardeşi İmam Hasan peygamberden duydukları ‘biz uluyuz ama yol bizden uludur’ ifadesinin anlamını merak ederler. Bunun için sırasıyla dedeleri ve babalarını dara kaldırırlar. Anlatımın sonunda Hz. Hüseyin ancak kendisini feda ederek cevap bulacağını fark edecektir. ‘Eyvah’ diyecektir Hüseyin bunun üzerine, ‘bu yolun kurbanı ben olacağım.’


    Sanki yolun kurbanı yine o olacak gibi görünmektedir!


Referans


Hüseyin Bal, Alevi İslam Yolu: Yol Cümleden Uludur, İstanbul: Cem Vakfı Yayınları, 2004.







11 Ağustos 2022 Perşembe

“Let Me Tell You How it All Began”— A Creation Story Told by Nesimi Kılagöz from Dersim

The circumstances when we met were far from ideal. It was in 2009, in a suburban Istanbul hospital while I was leaning against the wall, that I became aware of his presence on the other side of the corridor. For a while we stared at one another, and then he patted the chair next to him. Without hesitation I accepted his invitation. Under the curious looks of the people around us, we started a cautious conversation. I asked him about the man-headed cane he was holding in his hand. He wanted to know where I was from. I told him. With a pleasant look, he said: “So, it is the homeland that brought us together.”

Nesimi Kılagöz

For years I have been interested in the Alevi creation myth. Due to the absence of any written material or relevant research, I began to record scattered bits and pieces still recalled by elderly people. It was especially the very popular introductory part that led me to ask questions. God is said to create angels and later to want to test them on their awareness of His existence. Thus Gabriel, who is to become God’s favorite angel, is asked: “Who am I?” Gabriel, not knowing that there is any other being, is unable to answer the question and is punished for this by Him. In order to find the answer, he must fly away in the endless universe. The questioning and punishment are repeated three times, and only the last time, when Gabriel is almost exhausted, he hears a voice whispering to him how to answer: “You are superior, I am subordinate.” 

    Precisely this happy ending did not fit with the overall image of a God that I had learned from Alevi narratives; a God who is not directly involved in the events and definitely does not punish. On the other hand, why was Gabriel, the first angel to be named, characterized by such a shortcoming? This and other questions kept my belief alive that the story we knew might have some missing pieces.

    The physical appearance of the man on the other side of the corridor left me with no doubt that he was from Dersim (Tunceli). A white-bearded, elderly face of a type that one could encounter in each village of the region until recently. Indeed, Nesimi Kılagöz was from Dersim or, to be exact, from the village of Loto, which belongs to Mazgirt, a southeastern district of the province. After his wife passed away a few years ago, he was no longer able to live by himself in his village during the harsh winters. Therefore he had moved to Istanbul, where most of his family members and other villagers from Loto had migrated since the eighties of the last century.

    Although he was surrounded by many coreligionists in this city, there really was no one who was interested in his stories, which he called “our true history.” The few people of his generation with whom he had shared these stories had passed away in the eighties. For the educated, younger members of the family the grandfather’s memories had little appeal, as they were more engaged with political activities and discussions. Also in the many Alevi foundations and “religious houses” in Istanbul, which Kılagöz did visit from time to time, he could not find anyone who was interested. The activists of the so-called “Alevi awakening” in Turkey, a new urban phenomenon since the eighties, were more focused on written and legitimate historiography than his stories, which for most of them were of no more than superficial interest. 

    That attitude was partly determined by the overall effect of the modernization the community has been subjected to for the last decades (Shankland 2003:133-85); another reason for their lack of interest was the official Turkish historiography about the Alevis, which was deeply influenced by nationalist ideas. According to this narrative, the Alevis were descendants of Central Asian Turcoman tribes that migrated to Asia Minor during the second half of the Middle Ages. These tribes were accompanied by religious leaders who represented a sort of folk Islam or belonged to popular mystical orders that were active in the late Middle Ages. (At that stage, a Sunni-Shi’a division did not exist. Shi’ite tendencies would become dominant only after 1450 CE, through Safavid propaganda.) 

    Clearly such a view of history would make it preferable to ignore someone like Kılagöz who, from an ethnic perspective, did not fit into the categories postulated there, and whose religious worldview was difficult to classify as either Sunni, Shi’ite, or Sufi.
 

To read the full article, click here

Two other articles have been dealt with Alevi cosmology, each from a different perspective:

Fatemeh Lajevardi, ''Cosmogonic Myths in Religious Beliefs of the Ahl-e ḥaqq and the Alevi Bektashis, A Comparative Study'', SPEKTRUM IRAN 31. Jg. Nr. 3, 2018, p. 40-56.

Emine Yüksel, ''We are the descendants of Güruh-ı naci": The notion of Güruh-ı naci in Alevism and Bektashism'', Journal of the Ottoman and Turkish Studies Association, vol 9-2, 2022, p. 307-330.

Ahmet Kerim Gültekin, ''The Reflections of Raa Haqi Cosmology in Dersim Folk Tales'', Religions, nr. 16, 2025.

19 Mayıs 2022 Perşembe

Bir Pir'in Kaleminden Alevilik: Seyit Savun ocağını yazmak


Bir Pir'in Kaleminden Alevilik : Musa Küçük: Amazon.nl: Boeken 

Biraz hayal kırıklığına uğradığımı şimdiden belirtmem gerekiyor. Pir Musa Küçük’ün kitabını elime aldığımda daha fazla onun yaşamı ve mensubu olduğu Seyit Savun ocağı hakkında bilgi bulabileceğimi umut etmiştim. Maalesef. Dört yüz sayfaya yakın kitap içerisinde yazar yalnızca kitabın son bölümünde, 30-40 sayfa, mensubu olduğu ocağa ve kendi yaşamına ayırmış. Buna karşın, kitabın önemli bölümü 12 İmamların hayatlarına dair bilgiler içeriyor. Tercihin neden bu yönde yapıldığını sorgulamadan geçmek mümkün değil.

    Musa Küçük 1933 yılında Dersim’in Seyidan (Seyitli, Mazgirt) köyünde doğmuş. Kendisi Seyit Savun ocağının merkez ailesinden gelmektedir. Kuşağının tüm üyeleri gibi Dersim 1938’in bütün zorluklarını yaşamış. Buna rağmen hayatta tutunmak ve inancını sürdürmek için mücadele etmiş. Yıllar sonra yerleştiği İstanbul’da kurulacak ilk cemevlerinden birisi onun evinde şekillenmiş. Bu çabaları 1986 yılında Seyit Seyfi Cemevi olarak resmiyete dönüşmüş. Kendisiyle bu konularda yapılmış epey bir röportaj internet ortamında bulunabilir. Benim de onu tanımam bu röportajlar aracılığıyla oldu. Haliyle onun ismini taşıyan bir kitabı okumamak olmazdı.

    Seyit Savunlar Doğu Dersim ocakları (Kureşan, Baba Mansur, Derviş Gewr, Şeyh Ahmed) grubunda yer alırlar. Dersim, Böngöl, Elazığ ve Erzincan’da kimi aşiretlerin doğrudan pirleri olmaları yanı sıra, ocaklar arası örgütlenmede bölgede etkili Baba Mansurların önemli kollarına da pirlik yaparlar. Onların pirleri ise Şeyh Ahmed ocağından gelmektedirler. Kendilerini İmam Musa-i Kazım’a -veya İmam Rıza- bağlarlar ve anlatıları içerisinde Safevilerin atası Şeyh Safi ve Erdebil tekkesine ayrı bir vurgu yapılır. Seyit Savunların önemli bölümü Kurmanci; Nazmiye ve Tercan halkası ise Kırmancki konuşur. Kırmancki’nin önemli ozanlarından birisi olan Sey Qaji bu ocaktandır. Seyit Savun olarak bilinen ocağın kurucu atasının ismi hakkında aile hafızasında farklı isimler de geçmektedir: Seyid Sali, Seyid Seyfi, Seyid Safi, Seyid Sabır, Seyit Sabun. 

    Seyit Savunlar hakkında daha geniş bilgi, Gazi Küçük’ün Dersim’de Bir Seyitler Köyü Seyidan: Seyit Savun Ocağının Tarihçesi kitabında bulunabilir. Ayrıca, özellikle ocak içi tartışma ve farklı iddialara dair toparlayıcı bir çalışma olarak Bülent Küçük ve Hüseyin Küçük’ün ‘Dergâhtan Derneğe bir Ocağın Serencamı: Seysavun Ocağı’ (2021) başlıklı ortak makalesine bakılabilir. 

    İstisnasız bütün Dersim ocakları içinde sürdürülen tartışmalar Seyit Savun ocağı üyelerince de yapılmaktadır. Ocağın atasının nereden geldiği, bağlı olduğu silsile, şecerenin varlığı, ocaklar arası ikrar ilişkileri bu başlıklardan bazılarıdır. Yanı sıra Seyit Savun mensubları tarafından dile getirilen iki iddia da dikkate değerdir. Bunlardan ilki, bu ocağın Erdebil dergâhı, ya da doğrudan kurucusu Şeyh Safi ile kurulan ilişki; ikincisi ise, ocağın Dersim öncesi yurdu olarak Palu’ya bağlı Seydilli köyünün gösterilmesidir. Erdebil dergâhına dair söylem, diğer Dersimli ocaklar tarafından dile getirilmez. Bu sahiplenme, Şeyh Safi ile ataları arasında saydıkları kişilerin isim benzerliğinden kaynaklanabilir; bu, bazı Dersimli ocakların kendi ataları ile Hacı Bektaş-i Veli Vilayetname’sinde adı geçen evliyalarla eşleştirme çabalarına benzemektedir. Palu iddiası ise daha önemli bir mevzudur. Ocak üyeleri burada bir medrese sahibi olduklarını ve Alevi pirlerinin 1800’lere kadar burada yetiştiklerini öne sürmektedirler. Bu bağlamda bölgenin bir zamanlar hanedanı olan Cemşid beyi anmaları da iddiayı biraz daha ilginç kılmaktadır. 

    Bu ve diğer birçok konu Pir Musa Küçük’ün kitabında sınırlı yer bulmuş. Yine Mazgirt bölgesindeki aşiretler, farklı ocakların konumları ve 1970’lere kadar yaşanılan sorunlar hakkında da hemen hemen hiçbir bilgi bulmak mümkün değildir. Oysa yazar kendi ifadesiyle 1970’lere kadar bizzat Baba Mansur’lu pirlerle birlikte Sivas ve Tokat’a kadar talip ziyaretlerinde bulunmuş. Bu ziyaretler sırasında yapılan sohbetler, yürütülen merasimler ve yaşadıkları sorunları anılarına dahil etmiş olsaydı, kitabın içeriği farklı bir değer kazanmış olacaktı.      

    Haliyle şu soruyu sormak yerinde olacaktır: Pir Musa Küçük ve onun büyüklerinin bu inancı sürdürmek için gösterdikleri çabaları anlamak mı, yoksa 12 İmamların hayatlarını okumak mı Aleviliği öğrenmemize yardımcı olacaktır?  

    Aslında kitabın içeriğinin bu yönde düzenlenmiş olması o kadar da şaşırtıcı bulunmayabilir. Kitapta sırasıyla sunulan bilgiler, 1980’lerden itibaren yazılmış Alevilik başlıklı çalışmaların birçoğunda karşılaştığımız türdendir: 12 İmamların hayatları ile başlamak, sonra Alevilik içindeki bir takım uygulamaları Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e dair hadislerle ve mümkünse Kuran’dan yapılan alıntılarla açıklamak; son olarak da yerel veya kişisel hikayeyi dahil edip ve varsa bir dizi şiirle kitabı tamamlamak. İşte bu içerik ise bize aynı zamanda Buyrukları hatırlatmaktadır.  

    Buyruk, daha doğrusu Şeyh Safi Buyruğu, Safeviler tarafından hazırlanan ve Anadolu Alevilerini örgütlemek için halifeler aracılığıyla 16. yüzyılın sonlarından itibaren gönderilen Türkçe yazılmış kitabın ismidir. İmam Caferi Sadık ismiyle anılan Buyruk kitapları ise çok daha geç bir dönemin ürünü oldukları ve Bektaşilik etkisi taşıdıkları kabul edilmektedir. Şeyh Safi Buyruğu, Ehl- i Beyt ve 12 İmam sevgisini, Şah’a bağlılığın önemi ve Şii-Sufi geleneği uzantısında tarif edilen tarikatın gereklerini anlatan içeriğe sahiptir. Buyrukların Aleviler arasında bulunan en eski nüshası 1600’lerin başlarına aittir. Değişik bölgelerden birçok Buyruk kopyası, ocak ailelerinin korumaları sayesinde günümüze ulaşmıştır. 

    Peki, Safevilerin Buyruklar aracılığıyla yaptıkları çalışmalar inançsal açıdan Aleviler üzerinde ne kadar etkili olmuştur? Bu önemli soruyu cevaplamak kolay değildir, fakat en azından genel olarak şu söylenebilir: Buyrukların Aleviler üzerindeki etkisi topluluk bazında farklılık göstermektedir. Muhtemelen Buyrukların en az etkili oldukları yerlerden birisi Dersim’dir. Bu dil sorunundan kaynaklandığı gibi, bölge Aleviliğinin kendi özelliklerini koruyabilme başarısından da kaynaklanmaktadır. Örneğin Buyruklar tam anlamıyla etkili olmuş olsaydı, Dersim’de 21. yüzyılda farklı bir yaratılış hikayesi derleme şansı olamazdı. Ya da musahiplik geleneğini tıpkı Buyruklarda aktarıldığı ve birçok Anadolu Alevi toplumunda tekrarlandığı gibi Hz. Muhammed ve Hz. Ali’yle açıklamak yeterli olacaktı; ve biz Dersim’de musahiplikle ilgili farklı bir anlatı ile karşılaşmıyor olacaktık. Buna rağmen, Buyrukların diğer Aleviler üzerinde de bir bütün olarak etkili olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Aksi takdirde yakın zamana kadar kırsal bölgelerde yaşatılan Alevilik çok daha fazla Şii özellikler taşıyıp, kendisine ait bir takım farklı gelenekleri terk etmiş olmalıydı.

    Buyrukların etkisinin daha çok 20. yüzyılın ortalarından sonra arttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu da, yaşanılan toplumsal dönüşümlerle alakalıdır. Aleviler geleneksel anlatılarından uzaklaştıkça, daha fazla kitabi bilgiye yöneldiler. Bu kitabi bilginin, özellikle belirli bir yaş üzerinde Alevilerde, en önemli referanslarından birisi Buyruklar oldu. İşte Pir Musa Küçük ve daha birçoklarının kitaplarında gördüğümüz de bu etkinin kendisidir.

    Biyografi (veya monografi) yazımı Alevilik gibi bilfiil kişilerin çabaları ve fedakarlıklarıyla ayakta durmayı başarmış bir inanç için çok önemli bir kaynak oluşturabilir. Bu geleneğin başarılı olabilmesi için yazarın kendi tecrübeleri ve bağlı olduğu topluluğun yaşadıkları ve bunların esaslı bir şekilde gelecek kuşaklara detaylarıyla aktarılması gerektiğinin önemli olduğu bilincini taşıması gerekmektedir. Ayrıca bu tecrübeleri aktaracak bir yazım dili oluşturmak için de çaba içine girilmelidir. Bu kolay değildir, ancak zamanla, kuşaktan kuşağa ve biraz daha titiz çalışan yayınevlerinin yardımıyla oluşturulabilecek bir gelenektir. Fakat bir yerde bu adım atılmalı; aksi takdirde yazılan eserlerin başka geleneklerin gölgesinden kurtulamamış tekrarlar ötesine geçme şansı yoktur. Daha da önemlisi, iyi niyetle de yazılmış olsa, bu tür çalışmaların bir yabancılaşma etkisi yaratacağı ihtimalini de göz ardı etmemek gerekmektedir. 

    Elbette Pir Musa Küçük’ün çalışması değerlidir; fakat kitap, tamamen onun ve mensubu olduğu ocağın ve bölgenin hikayesine ayrılmış olsaydı çok daha anlamlı olacaktı. Bu yüzden, kendisinden, yaşadıkları, gördükleri ve duydukları ile ilgili bir biyografik eser beklentimizin olduğunu belirtmek isterim. Bu, her şeyden önce, yaşatmak istediği inancı için de çok önemli bir katkı sunacaktır.
 

Referans

Musa Küçük, Bir Pir’in Kaleminden Alevilik, İstanbul: Dörtkapı Yayınevi, 2020.